ARKANDA 500 BİN KİŞİLİK BİR ORDU OLDUĞUNU HİSSETSEN BİLE, BAZEN EN ZOR İŞTİR"EVET YA DA HAYIR"DİYEBİLMEK....

Tanım

HİÇBİR İP, HİÇBİR HALAT SEVGİ GÜCÜNDEN DAHA SAĞLAM BİR BAĞLA İNSANLARI BİRBİRİNE BAĞLAYAMAZ...


Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv
* Arkadaşlarım

İstanbul - Trakya / DUPNİSA MAĞARASI

DUPNİSA MAĞARASI

Istıranca ormanlarının gizemli dünyasına bir haftasonu yolculuğu yapmak isterseniz eğer, gezinize bir heyecan katın ve Boğaziçi Ünüversitesi Mağara Araştırma Kulübü tarafından meraklılarına tanıtılan Dupnisa Mağarası’nı da katın.

İçinden nehir geçen 3 km’den fazla galerisiyle el değmemiş, sarkıt ve dikitleriyle etkileyici bir mağara Dupnisa.

Kırklareli’ne bağlı Demirköy-İğneada yolundan ayrılarak Sarpdere Köyü’nden ulaşılan Dupnisa Mağarası Yıldız Dağları ile Istranca Ormanları arasında. Yörede kış ve yaz mevsimlerinde büyük ısı farkı var. Son derece de bakir bir alan.

Anıt ağaçlarla kaplı güzel orman av meraklıları için de çekici bir yer. Tavşan, karaca, yaban keçisi, sincap, tilki, porsuk, kurt ilk akla geliverenler. Av mevsimine bakılmaksızın yıl boyu avlanabilen domuz da çok. Istranca ormanlarından doğup Bulgaristan sınırına paralel akarak Karadeniz’e dökülen Mutludere’de de çeşitli balıklar avlanabiliyor. Alabalık, sazan, yöre halkının bıyıklı ve sarıka dedikleri balıklar serpme, olta, kestirme yöntemleri ile avlanıyor.

Orman içinde, mis gibi havayı içinize çekerek yürümenin keyfi de cabası.

Mağaraya çıkış

Mağaranın bulunduğu tepeye yaklaşıldığında, parelel yürüdüğünüz nehir üzerinde karşınıza çıkıveren muhteşem kaya-köprü insanı şaşırtıyor. Mağara ağzına geçişi sağlayan insan eli değmeden oluşmuş bu doğal köprü kemerli Roma dönemi köprülerini anımsatıyor. Mağara içinden akıp gelen derenin kışın ılık, yazın çok soğuk suyuna paçaları sıvayıp giriyorsunuz. Birkaç adım atınca Dupnisa’nın ürpertici ve gizemli yolculuğuna başlanıyor. Yörede Sulumağara denilen Dupnisa’nın basık, yatay ağzından başlanan yolculuk için güçlü aydınlatıcılar gerekiyor. Ayağınızda sağlam bir çizme, başınızda da koruyucu baret olmalı.

Biraz sonra galeri genişliyor ve tavan yüksekliği artıyor. Hemen girişte solunuzda kahverengi kaya oluşumları ile dikit ve sarkıtlar görülüyor. 3.5 km. uzunluğundaki geniş galerinin sağında solunda koridorlar, oyuklar dikkat çekiyor. Zifiri karanlık mağarada akan derenin şırıltısına tavandan damlayan suyun sesi eşlik ediyor. Mağaracılar ve yoğun bir merak duymayanlar bu ürpertici ortama daha fazla dayanamayıp geri dönüyorlar.

Yörede onbeş dakikalık bir yürüyüşle ulaşılabilen bir başka mağara daha var. Kuru mağaraya 40-50 basamaklı tahta merdivenle iniliyor. Bu mağarada su yok ama dayanılmaz güzellikte dikit ve sarkıtlar var. Beyaz ve gri renkleriyle Pamukkale’yi anımsatıyor. Birbiri ardına karşınıza çıkan güzellikler sizi içerilere doğru çekiyor. Yürüyüş sırasında tavanda asılı duran ve tiz çığlıklar atan yarasalar sizi ürkütmesin, zararsız hayvanlardır.

Yöre halkı misafirperver, güleryüzlü insanlar. Mağaraları görmek isteyenlere rehberlik ediyorlar. İkisi de yöreyi iyi bilen, tecrübeli rehberler. Yardımsever köy halkı bu ilginç mağaraların ışıklandırılarak turizme açılmasını istiyorlar. Etrafına da kır lokantaları yapılabileceğini düşünüyorlar. Sarpdere Köyü halkı turizme çoktan hazır.

 

                                                                             YASMİN FINDIK

Tarih: 12:00, 7/8/2005
Bağlantı

DİKİLİ-ÇANDARLI-ALİAĞA-MENEMEN

 

DİKİLİ

 

Dikili İzmir’in en kuzeydeki sahil ilçesi. İzmir’den gelirken Bergama’yı geçence sola, Çanakkale’den gelirken Bergama’dan önce sağa dönüp on dakikada Dikili’ye varıyorsunuz.

İzmir’li gençlerin rağbet ettikleri yerlerden biri. Bir de Bergama’yı gezmeye gelen yabancı turistler, bir geceden fazla konaklıyorlarsa deniz için uğruyorlar. Deniz yoluyla gelenlerin de giriş kapısı. Antik çağda da böyleymiş, Pergamon’un limanıymış.

İlçe sadece deniz değil kaplıcalar için de ziyaret ediliyor. Dikili kaplıcaları yanında Bademli ve Nebiler kaplıca ve ılıcaları var. Bergama’dan gelirken yol ayrımına yakın Kaletepe üzerinde Aterneus antik kentinin kalıntıları var.

Dikili’nin en büyük şanssızlığı da kuzeye doğru uzanan sahilinin nerede bir deniz kıyısı bulsa yazlık ev yapmaya meraklı yurttaşlarımızın dalgalar halinde gelen taarruzu ile sıkış tıkış bir mahalleye benzetilmiş olmasıdır.

Önceki yıllarda Festivali kültür-sanat ağırlıklı olduğu için İzmir ve büyük kentlerin aydın çevrelerinin yoğun ilgisini çekiyordu. Son seçimlerde Belediye yönetimi değişince festivalin bu özelliği de kayboldu. Şarkılı, türkülü eğlenceye dönüştürüldü.

 

ÇANDARLI

 

Çandarlı aynı adlı körfezin kıyısına kurulmuştur. Bergama - İzmir yolundan veya Dikili üzerinden ulaşılabilir. Bu ikinci yol kışın kullanılmamalıdır.

Denizde, hemen karşıdaki küçük adasıyla çevredeki yazlıkları saymazsanız köy havasını koruyan bir yerleşimdir. Köyün balıkçıları yanında amatör balıkçıların da rağbet ettiği körfez iyi balık verir.

Çandarlı’nın 13 veya 14. yy’da Ceneviz şovalyeleri tarafından inşa edilmiş kalesi ülkemizin en iyi korunmuş durumdaki kalelerinden birisidir. Daha sonra Türkler’in iki kez onardığı kale son olarak 1955’de aslına uygun olarak restore edilmiştir. Kalede Hellenistik Çağ surlarından kalmış taşların kullanıldığı görülmektedir.

Çandarlı’daki antik Pitane kentinde Prof. Ekrem Akurgal tarafından yapılmış kazılarda çok sayıda güzel seramik örneği bulunmuştur. Fitane’de bulunan eserler İstanbul, İzmir ve Bergama müzelerindedir.

 

ALİAĞA

 

Körfezin güneyinde yer alan Aliağa petrol rafinerisi ile gemi söküm tesisleri Foça’dan Dikili’ye kadar bütün körfezi kirletiyor. İzmir ve çevresindeki çevre dostlarının mücadeleleri yıllardır sürmektedir.

Aliağa Rafinerisi’ni Bergama yönüne doğru geçince iki km. sonra solunuzda küçücük bir tabelada "KYME" yazısını göreceksiniz. Sola toprak yola girip bir kaç yüz metre ilerlediğinizde sağınızda kalan tepe antik Kyme kentinin bulunduğu yerdir. Bir bekçisi bulunan ve özel izin alınmadan gezilemeyen ören yerinde, bu şansı yakalarsanız antik kenti ayağınızın altında, elinizle eşeleseniz ortaya çıkarabileceğiniz yakınlıkta hissedersiniz. Ön kazıların 1981’de yapıldığı Kyme’nin önümüzdeki yıllarda günışığına çıkmış halini göreceğinizi umut ederek tepenin arka tarafına yürüyün. Orası deniz. "Nefis bir körfez manzarası" göreceğinizi umarken gemi söküm tesislerinin bir hayaleti andıran görüntüsü ile hayal kırıklığına uğrayacaksınız.

Kyme gibi henüz arkeolojik kazıları tamamlanıp ortaya çıkarılmamış ören yerleri o kadar çok ki, insan şaşırmadan edemiyor. Bu eserler ortaya çıkarılsa da ülkemizin tarihi zenginliğine yeni zenginlikleri eklense, diye düşünüyorsunuz. Ancak bu iş oldukça pahalıya maloluyor ve Türkiye böyle şeylere para ayırmıyor. Ören yerlerimiz, yer altındaki antik kentlerimiz de yabancı üniversitelerin, müzelerin veya vakıf benzeri kuruluşların buralarda yapılacak kazıları desteklemesini tevekkülle bekliyor.

Yürürken ayağınızın altında çıtırdayan kiremit, kap kacak kırıklarının, taş parçalarının ikibin küsur yıldır orada durduğunu bilmek çok tuhaf bir duygu yaratıyor.

Son yıllardaki kazılarda ele geçen buluntuları Bergama Müzesi’nde, daha önceki güzel terrakotta heykelcikleri İstanbul Arkeoloji ve Paris Louvre Müzesi’nde bulunmaktadır.

MYRNA

Çandarlı Körfezi’nin son koyunda, Kocaçay ağzındadır. Kent iki tepe üzerinde uzanmaktadır.

(Aigeia antik kenti için Bergama’ya bakınız.)

 

MENEMEN

 

Menemen tarih açısından Kubilay’ın ölümüyle sonuçlanan ayaklanma ile hatırlanır. Kubilay’ın anısına 1993’de dikilen anıt yanında İzmir yolu üzerinde dizilen çok sayıdaki çömlekçileri ile de tanınır. En güzel testiler, saksılar Menemen’de yapılır. Bir de yoğurdu ünlüdür ki çatalla yenir.

Menemen’in hemen kuzeyinde Buruncuk’ta bulunan Larisa antik kentinde 1902’de başlayan, sonra 1932 - 1934 arasında sürdürülen kazılar Batı Anadolu’daki araştırmalarının en verimlilerinden biri olmuştur. Arkaik döneme ait mimari parçalar İzmir Müzesi, seramik buluntular ile terrakotta kaplamalar ise İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndedir.

                                                                                                             

 

                                                                                                              YASMİN FINDIK


Tarih: 11:41, 7/8/2005
Bağlantı

Beni Anlayacak Dosta

 

 

   Merhaba!...

 

   Acıyı, derdi, ızdırabı ya da mengenelerin arasında sıkışan ruhu hangi kelime anlatabilirse onunla merhaba…

 

   Beni anlayabilecek, içimdeki yaraya su serpebilecek dosta merhaba…

 

   Duaya, inşiraha merhaba…

 

   Bir kurşunkalem serüvenidir bu yazı. Acıyan bir ruhun sahibi olan yazar ( Hazal ULAŞ ) adımlarını muvazenelendirmeye çalışarak bir dükkana girip hıçkırığını hapseden kısık sesiyle “bir zarf ve kağıt” demiştir. Titreyen elleriyle bozuk paraları tezgaha bırakarak çıkmıştır. Az sonra kendini bir otobüse bilet atarken bulmuştur. Zavallı bir çırpınış, sırf kaçmak için… Oysa otobüs hep aynı güzergahta seyretmektedir; tıpkı hayatı gibi… Dönüp dolaşıp hep aynı yere gelir; aynen kendi trajedisi gibi…

 

   “Şimdi gitmek vaktidir.”

 

   Ancak nereye?

 

   “ Şimdi gitmek vaktidir! Hiçbir yere ait olmayanlar bırakıp giderler. Bu kaçıncı gidiştir çetelesi tutulmaz,” diyor Yasmin Hanım. Benim trajedimden habersiz, ama sanki bana seslenir gibi.

 

   Korkuyorum, içim acıyor. İçimde acıdan ibaret bir yılan çöreklenmiş. Yılan, akrep hiçbir şey bu ızdıraba denk değil…

 

   Yaşamak ne kadar zor. Ne kadar…

 

   Bakmayın başlığa… Çünkü nasıl olsa anlaşılmak imkansızdır. Kelimeler ancak içimizdeyken bize aittir. Bizden çıktıkları zaman ise karşıdakinin anlayabilme gücüne kalır her şey.

 

  

 

   Size iki ayrı ruh ikliminden seslendim; iki ayrı zamanın kuşatıcılığından yazdım. Size yaralarımı gösterdim. Sanıyorum size de buna kayıtsız kalmamak düşer. Çünkü şairin bildiğini ben de biliyorum : “ Birbirinin yarasını görmeden dost olunamayacağını…”

 

 

 

 

                                                                                         YASMİN FINDIK

 

                                                                                                                     


Tarih: 11:36, 7/8/2005
Bağlantı

SEVGİ

 

Hayatımda ilk önce sevmeyi öğrendim, çünkü sevdikçe hissettiğimi öğrendim. Affetmenin  ne olduğunu anladım ve affetmenin aslında yeni insanlar kazandırdığını gördüm. Bir gün geçmişime baktığımda pişmanlığımdan üzülmediğimi gördüm, bunları ben yaşadım çünkü birisini hatırlamanın aslında ufak bir telefon görüşmesi kadar basit olduğunu biliyorum artık. Aslında değer veren insanların çok yakınımda olduğunu fakat gözlerimin hep uzaklarda olduğunu anladım. Birisini kırdıktan sonra özür dilemenin aslında beni ben yaptığını anladım. Sen benim için önemlisin kelimesinin verilebilecek en büyük hediye olduğunu buldum. Bir yerden sonra kelimelerin mana ifade etmediğini biliyorum. Sahilde yürür ve düşünürken birinin de beni düşündüğü duygusu beni sevindiriyor. Mutlu olmanın aslında bir kedinin güzel bir anının yakalamak kadar basit olduğunu anladım. Kaçırdığım fırsatların aslında bana yeni fırsatlar yarattığını gördüm. Yıldızların benim için parladığını görmeyen gözlerimin gün geldi hayatımdan kayan yıldızların gömüldüğü maziyi unutması gerektiğini anladım. Gözlerin kelimelerden daha önemli olduğunu ve yalan söylemediklerini biliyorum. Hayatımda yanımda görmek istediklerimi yanımda göreceğim, çünkü onların bana değer verdiklerini biliyorum.

 

 

                                                                                                YASMİN FINDIK


Tarih: 11:34, 7/8/2005
Bağlantı


Tarih: 02:20, 7/8/2005
Bağlantı


Tarih: 02:20, 7/8/2005
Bağlantı


Tarih: 02:19, 7/8/2005
Bağlantı


Tarih: 02:19, 7/8/2005
Bağlantı


Tarih: 02:18, 7/8/2005
Bağlantı


Tarih: 02:18, 7/8/2005
Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->